« Önceki |

11/3/2007

Allahı Anmada Gevşeklik Göstermemek

ALLAHI ANMADA GEVŞEKLİK GÖSTERMEMEK

               

Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 19)

İnsanın, Allah'ı anmada gösterdiği gevşeklik O'na olan yakınlığını azaltır. Din ahlakını yaşamayan insanlar Allah'ı hiç anmadıkları, günlerce akıllarına bile getirmedikleri için helal-haram demeden günahın her türlüsünü işlemeyi, Allah'ın emirlerine riayet etmemeyi bir yaşam biçimi haline getirmişlerdir.

Müminler ise gerek sözleriyle gerekse zihinlerinden geçirdikleri düşünceleriyle hayatlarının her anında Allah'ı anıp zikretmelidirler. İnsanın kimi zaman gafletle Allah'ı aklından çıkarması, imanlı bir kişinin dahi bilerek ya da bilmeyerek çeşitli hata ve günahları işlemesine sebep olabilir. Çünkü Allah'tan gafil olarak geçirilen bir süre içinde, insanın olayları doğru algılayıp değerlendirmesinde, iyiyi kötüden ayırt etmesinde, hareket, davranış ve konuşmalarında Kuran'ın sınırlarını gözetecek bir bilinci korumasında önemli aksaklıklar meydana gelir.

Kuran dışı her türlü tavır bozukluğunun altında yatan neden Allah'ı anmada gösterilen gevşekliktir. Allah'ın hükümlerine karşı duyarlılığını yitiren kişi bazen öyle olmayacak hatalar yapar ki, sonradan durumunu düzeltince, bunları nasıl yaptığına kendisi de şaşırır. Bu tür olmadık hatalar, Allah'ı unutmanın önemini hatırlatan uyarı ve işaretlerdir. Gafletin süresi ve derecesi arttıkça yapılan yanlışların sayısı ve büyüklüğü de artar. Allah'ı anma konusunda gösterilen gafletin sıklığı ve sürekliliği ise kişinin imanı için büyük bir tehdittir.

Oysa, Allah'ı her an akılda tutmak, O'nun ayetlerini tefekkür etmek insanın aklının ve şuurunun sürekli açık olmasını sağlar. Böyle olunca da, kişi Kuran'ın emirlerine ve yasaklarına uymada büyük titizlik gösterir. Allah'ı sürekli zikreden bir insan kendi aczini daha iyi idrak eder, hiçbir konuda kendine ait bir güce ve iradeye sahip olmadığını daha iyi fark eder. Bunun sonucu olarak, Allah'a sürekli dua eder ve talep içerisinde olur. Yalnızca Allah'tan ister, her konuda Allah'a başvurur, kendini tamamen Allah'a teslim eder. Hiçbir konuda kendine müstakil ve bağımsız bir kişilik verip, büyüklenmez. Hareketleri, davranışları, konuşmaları Allah'ın koruması altında olur. Böylece Allah ona her an nasıl, ne şekilde davranması gerektiğini, en doğru hareketi, en güzel sözü ilham eder. Ona, "insanlar arasında yürüyeceği bir nur verir." (Hadid Suresi, 28) Güzel bir ahlaka kavuşmasını sağlar.

Bunun tersine insan Allah'ı anmaktan uzaklaştıkça, kendi başına, yapayalnız ve yardımcısız kalır. Doğru düşünebilme, doğru karar verebilme yeteneğini kaybeder. Yaptığı işler başarısız olmaya, ters gitmeye başlar. Çünkü Allah'ın yardımı, desteği olmadan hiç kimse hiçbir sorunun üstesinden gelemez. Hiçbir sorunu Allah'tan bağımsız olarak kendi gücü ve iradesi ile çözemez. Kuran'da övülen, takva sahibi bir mümin haline gelemez. Çünkü o daha başta Allah'ı unutarak en büyük hatayı yapmış ve gafillerden olmuş olur.

Bir mümin için Allah'ı anmak önemli bir ibadettir. İman eden bir insan günlük hayatın karmaşası içinde Allah'ı geçici de olsa aklından çıkarmaz, Allah ile olan manevi bağlantısını bir an bile koparmaz. Aksi takdirde yukarıda saydığımız sıkıntılarla karşı karşıya kalacağının bilincindedir.

Kuran'da bu konuya, Allah'ın Hz. Musa'ya olan hatırlatmasında da dikkat çekilmiştir:

Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve Beni zikretmede gevşek davranmayın. (Taha Suresi, 42)

Allah, Firavun'a giderek onu hak dine davet edecek olan Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun'a Kendisi'ni zikretmede gevşek davranmamalarını hatırlatmıştır. Zira yukarıda da anlatıldığı gibi onları Firavun'un karşısında asıl başarılı kılacak olan Allah'tır.

Bunun yanında Allah'ı az anmak münafıkların bir özelliğidir. Bu duruma Kuran'da şöyle dikkat çekilir:

Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak çok az anarlar. (Nisa Suresi,142)

Allah'ı anmanın üstünlüğü bazı ayetlerde şöyle bildirilir:

... Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir. (Ankebut Suresi, 45)

Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin. (Bakara Suresi, 152)

 

http://www.harunyahya.org/

BU SİTE HARUN YAHYA ESERLERİNDEN FAYDALANILARAK HAZIRLANMIŞTIR

10/3/2007

Ölüm ve Cehennem

ÖLÜM VE CEHENNEM


Her gün ölüme biraz daha yaklaştığınızın farkında mısınız? Ölümün size de diğer insanlara olduğu kadar, belki de daha yakın olduğunu biliyor musunuz?

"Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra Bize döndürüleceksiniz" (Ankebut Suresi, 57) ayetinde bildirildiği gibi dünya üzerinde şu ana kadar yaşamış, şu anda yaşayan ve bundan sonra yaşayacak olan her insan istisnasız olarak ölümle karşılaşacaktır. Ancak bu kesin gerçeğe rağmen insanlar her nedense kendilerini bu sondan uzak görebilmektedirler.


Dünyaya ilk kez gözlerini açan ve dünyaya gözlerini son kez yuman iki insan düşünün. Ne yeni doğan bebek doğumuna müdahale edebilmiştir, ne de ölen kişi kendi ölümüne. Sadece Allah bu güce sahiptir; dilediği zaman yaratır, dilediği zaman geri alır. Bütün insanlar belirlenen bir süreye kadar yaşayacaktır ve daha sonra ölecektir. Kuran'da bu gerçek şöyle bildirilmiştir:

De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)


Birçok insan ölümü düşünmek istemez, aynı zamanda günlük uğraşıları da insanı bambaşka şeyler düşünmeye sevkeder. Hangi okulda okuyacağı, hangi işte çalışacağı, ne giyeceği ve ne yiyeceği onun için daha önemlidir. Çünkü hayatın bunlardan ibaret olduğunu düşünür. Ölümden bahsedildiği zaman ise, "ağzını hayra aç" gibi anlamı olmayan ve ölümü engellemeye de gücü yetmeyen yüzeysel sözlerin arkasına saklanır. Kendisinin yaşlanınca öleceğini, en az 50-60 yıl daha yaşayacağını hesaplar; genç yaşında böyle "iç karartıcı" konularla meşgul olmak istemez. Halbuki bir saniye sonra yaşayabilme garantisi bile yoktur. Her gün gazetelerde, televizyon kanallarında ölümle ilgili haberler bolca yer almakta, yakınlarının ölümlerine tanık olmaktadır; ama bir gün kendi ölümüne de başkalarının tanıklık edeceğini, kendisini de böyle bir sonun beklediğini düşünmez.

Oysa ki ölüm insana geldiğinde, hayata dair her tür "gerçeği" yerle bir eder; geriye sizden hiçbir şey bırakmaz.
Şu anki halinizi, gözlerinizin açılıp kapanmasını, vücudunuzun hareket etmesini, konuşabilmenizi, gülebilmenizi, yani tüm hayati fonksiyonlarınızı düşünün. Sonra da ölümün akabinde ne hale geleceğinizi canlandırın gözünüzde...

Hareketsiz bir şekilde, etrafınızda olup bitenleri anlamayıp öylece yatacaksınız. Bedeniniz başka insanlar tarafından taşınacak ve bir "et yığını" olarak kabul edileceksiniz. Tabutunuzun konacağı mezar kazılırken, siz gusülhanede görevli kişi tarafından yıkanacaksınız. Beyaz kefenle sizi saracaklar. Tahta tabuta konacaksınız. Camideki işlemler bittikten sonra mezara gidilecek, üzerinde isminizin, doğum ve ölüm tarihinizin yazıldığı bir taş olacak. Kefenle birlikte sizin için kazılan çukura atılacaksınız. Üzerinize tahta konacak, daha sonra da toprak. Toprak sizi iyice örttükten sonra işlem son bulmuş olacak.
Mezarınızı ziyaretler ilk zamanlar daha sık olmakla birlikte, sonraları yılda bir kez olacak, daha sonraları hiç olmayacak. Üstelik bu ziyaretlerden sizin haberiniz dahi olmayacak.

Yıllarca kullandığınız odanız, yatağınız boş kalacak. Cenazeniz kaldırıldıktan bir süre sonra da özel eşyalarınız ihtiyacı olanlara dağıtılmak üzere evinizden yollanacak. Yakınlarınız nüfus dairesine gidip sizin öldüğünüzü ve kaydınızın bu dünyadan silinmesini söyleyecekler. İlk zamanlar belki hatırlanacaksınız, arkanızdan ağlayan birkaç kişi olacak. Ancak zamanın unutturucu etkisi ileriki yıllarda gittikçe ağır basacak. Birkaç on yıl sonra ise "koca bir ömür" sürdüğünüz dünyada sizi hatırlayan pek kimse kalmayacak. Ama bununla birlikte, öldükten sonra arkanızda bıraktığınız tüm aileniz ve tanıdıklarınız da yavaş yavaş bu dünya hayatından ayrılacağı için, hatırlanıp hatırlanmamak pek bir şey ifade etmeyecek.


Dünyada bunlar olup biterken, toprağın altındaki bedeniniz ise, hızlı bir parçalanma sürecine girecek. Toprağa konmanızdan hemen sonra böcekler ve bakteriler devreye girecek. Karında toplanan gazlar cesedi şişirecek ve bu şişlik vücudun her tarafına yayılarak, bedeni tanınmaz hale getirecek. Bundan sonra gazın diyaframa yaptığı basınçtan dolayı ağzınızdan ve burnunuzdan kanlı köpükler gelmeye başlayacak. Çürüme ilerledikçe kıllar, tırnaklar, avuç içleri ve tabanlar yerlerinden ayrılacak. Bu dış değişmeyle beraber, iç oganlarda da çürüme başlayacak. En korkunç olay ise bu noktada gerçekleşecek; karın bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından patlatacak ve bedenden tahammül edilemeyecek derecede pis kokular yayılacak. Bu süre içinde kafanızdan başlamak üzere, adaleler de yerlerinden ayrılacak. Cilt ve yumuşak kısımlar tamamen dökülecek ve iskelet gözükmeye başlayacak. Beyin tamamen çürüyecek ve kil görünümünü alacak, kemikler bağlantılarından ayrılacak ve iskelet dağılmaya başlayacak… Bu olay, cesediniz bir toprak ve kemik yığını haline gelene kadar böylece devam edecek.

Artık ölmeden önceki yaşamın bir saniyesine bile geri dönme imkanı olmayacak. Aile ile görüşme, arkadaşlarla buluşup eğlenme, en yüksek mevkiye gelme şansı da kalmayacak. Artık beden mezarda çürüyerek iskelet haline gelecek.

Kısacası kendisiyle özdeşleştiğiniz, "ben" sandığınız beden, oldukça iğrenç bir sonla yok olup gidecek. Siz, yani gerçekte bir ruh olan siz, bu bedeni çoktan terk etmiş olacaksınız, geride kalan beden ise, oldukça çarpıcı bir biçimde yok olacak.


Peki tüm bunların sebebi nedir?..

Allah dileseydi, insan vücudunu öldükten sonra bu hale getirmeyebilirdi. Ancak bunun çok büyük bir anlamı vardır.

Öncelikle insan, kendisinin aslında beden olmadığını, bedeninin yalnızca kendisine giydirilmiş geçici bir kılıf olduğunu, bu korkunç sonu görerek anlamalı, bedenin ötesinde bir varlığı olduğunu hissetmelidir. Dahası insan, bedeninin ölümüne bakmalı, bu geçici dünyada adeta sonsuza kadar kalacakmış gibi sahiplendiği ve bütün arzularına boyun eğdiği bedeninin akıbeti hakkında düşünmelidir. O beden bir gün mutlaka toprağın altında çürüyecek, kurtlanacak ve iskelete dönüşecektir. Ve o gün belki de çok uzak değil, bir adım ötededir…


Şu an tüm insanlar, hızla ölüm anlarına doğru yaklaşıyorlar. Bugün en genç insan için de, en yaşlı insan için de ölüm aynı uzaklıkta. Çünkü kimin ne zaman ve nasıl öleceği belli değil. 68 yaşında yatağında ölümü bekleyen bir insan için ölüm ne kadar yakınsa, 18 yaşında yolda yürümekte olan bir genç için de aynı yakınlıkta. Belki de o genç birkaç dakika sonra karşıdan karşıya geçerken bir kaza geçirecek ve bu dünyada yaşadığı hayatı son bulacak. Belki de şu an onun son dakikaları...

İşte her insanın yaşamındaki en büyük gerçeklerden biri budur.

O halde her insan bir nevi yarış içindedir. Dünyada kendisine verilen süre içinde ahirete yönelik en fazla kazancı sağlamakla yükümlüdür. Bediüzzaman'ın da söylediği gibi dünya iman eden insanlar için "seyyar bir ticarethane ve kısa bir müddet için yol üstünde kurulmuş bir pazardır."9 Yani bir insan burada çok karlı bir ticaret yapabilir ve ahirette sonsuza kadar bu dünyada kazandığı ecirlerin karşılığını yaşayabilir.


Dünya, insanın eğitilmesi, hatalarından arındırılması ve kendisine verilen nimetlerle denenmesi için var edilmiştir. İnsan dünyada iken, yaptığı hatalardan ya da yaşadığı hayattan kimi zaman büyük bir pişmanlık duyabilir ama bu pişmanlığı telafi etme imkanı vardır. İnsan yaşadığı bu pişmanlığın ardından tevbe edip, Allah'ın kendisini bağışlayacağını ve esirgeyeceğini umabilir.

Kuran'da Allah, samimi olarak yapılan her tevbeyi bağışlayacağını müjdeler. Allah insanın içinde sakladığı, düşündüğü, aklından geçirdiği her kelimeyi, her düşünceyi ve insanın kendi içinde samimi olup olmadığını bilir. Nitekim Allah Kuran'da, "Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (Kendisi'ne) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır" (İsra Suresi, 25) şeklinde buyurarak insana olan yakınlığını haber verir.

Ancak çok önemli bir gerçek daha vardır ki; öldükten sonra dünyada yapılan hataların, işlenen günahların telafi edilmesi -Allah'ın dilemesi dışında- asla mümkün değildir.


O halde insanın kaybedeceği tek bir an dahi yoktur. Yaşadığı dakikalar göz açıp kapayıncaya kadar geçmekte, insan ölüme her geçen saniye daha da yaklaşmaktadır. Üstelik ölümün ne zaman, hangi gün ve saat kendisini bulacağından da emin değildir. Bir gün mutlaka ölecek ve dünyada yapmış olduğu davranışlar ile yaşadığı hayattan dolayı Rabbimiz'in huzurunda hesaba çekilecektir.

Bu nedenle insan çok yakında öleceğini sürekli aklında tutmalı ve ahirette pişman olmamak için yaşamını yeniden gözden geçirmelidir.


Şu an ölüm melekleri ile karşılaşmış olsa, acaba geçirdiği bunca senenin hesabını verebilecek midir?

Bugüne kadar Allah'ı razı etmek için neler yapmıştır?

O'nun hükümlerini uygulamadaki titizliği yeterli midir?

Bu soruların belki de hiçbirine verebileceği olumlu bir cevabı olmayabilir. Ama eğer, şu anda tevbe eder ve bundan sonraki hayatını Allah'ı razı etmek için geçireceğine samimi olarak karar verirse, Allah'ın tevbesini kabul edeceğini, onu bağışlayacağını umabilir.

İnsan, Gaffar (merhametlilerin en merhametlisi), Halim, (kullarına karşı çok yumuşak olan) ve Tevvab (bağışlayan ve esirgeyen, tevbeleri kabul edip günahları iyiliklere çeviren) olan Rabbimiz'e sığınmalıdır. Allah sabredenlerin ve Kendisi'ne yönelip dönenlerin karşılığını mutlaka verecektir. İman eden kullarının günahlarını bağışlayarak iyiliğe çevirecek ve yaptıkları hayırlı işleri en güzeliyle mükafatlandıracaktır. Nitekim bir ayette Allah, kullarına bu büyük müjdeyi şöyle vermektedir:

Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle Biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)

Unutmayın ki her insan bir anda ölümle karşılaşabilir ve her ne kadar pişman olsa da bir daha geri dönüp yaptıklarını düzeltme imkanı bulamayabilir. Bu nedenle bir kişi eğer Rabbimizin kendisini esirgemesini, O'nun sevdiği bir kul olmayı ve ölümünden sonra Allah'ın salih kulları için hazırladığı cennete kavuşmayı istiyorsa, bir an önce Rabbimiz'den bağışlanma dilemeli ve hayatını O'nun emrettiği şekilde Kuran'a ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine uyarak yaşamalıdır.


Herkes bir düşünsün; ölümü hayatı boyunca kaç kez düşündü? Hiçbir gün öleceğini, bedeninin toprağın altına gömüleceğini, üzerine toprak atan yakınlarının, sevdiklerinin kendisini toprağa gömdükten sonra mezarının başından ayrılıp günlük işlerine devam edeceklerini, sahip olduğu herşeyin ölümüyle birlikte onun için yok olacağını düşündü mü? Ölümün nasıl gerçekleştiğini hiç aklında canlandırdı mı? Bedeni toprağın altında çürüyecek, ama ruhu neler yaşayacak?

İnsan bir ruha sahiptir ve ruh yok olmaz. Kişi öldükten sonra ruhu için yeni bir hayat başlayacaktır, ancak onu nasıl bir hayatın beklediğini acaba hiç düşündü mü? İnsanların büyük çoğunluğu gibi kendisi de bunları belki hiç düşünmemiş olabilir. Çünkü bunları düşünmek insanları dehşete düşürür. Mümkün olduğunca bu gerçeklerden kaçmaya çalışırlar. Konusu açıldığında hemen konuyu kapatırlar; hatta birkaç klasik espri ile üzerlerindeki etkisini dağıtmak için uğraşırlar.

Peki neden insanların neredeyse tamamı, bir gün karşılaşacağı kesin olan bu gerçekten bu kadar şiddetle kaçmaya çalışır? Düşünmemek bu olayın gerçekleşmesini engelleyebilecek midir?

Elbette ki hayır. İnsanların ölümü ve ahireti düşünmekten bu kadar kaçmalarının nedeni şudur: Ölümü ve ahireti düşünmek insanın vicdanını harekete geçirir ve Allah'a karşı sorumlu olduğunu, ölümle birlikte yaptıklarının hesabını vereceğini hatırlatır. Bu durumda, o ana kadar yapılan herşey önemini yitirir. İnsan kendisi için asıl önemli olan konuların farkına varır. Bir gün öleceğini düşündüğünde, bugüne kadar dünya hayatında yaptığı şeylerin ne önemi kalır ki? Belki ilk anda bunu tam olarak kavraması zor olabilir, ancak ölümün başına geleceği anı detaylıca düşünmek insana tüm gerçekleri görmesi için yardımcı olacaktır.

Bu durumu kendi üzerinizde de düşünün: Herşeyden önce, ölüm size hiç beklemediğiniz bir anda gelecek. Yani büyük bir ihtimalle hiç hazırlık yapma imkanınız olmayacak. O anın şu an olmaması için de hiçbir neden yok. Buna benzer bir anınızda birden ölümle karşılaşacaksınız.


Ölümün nasıl gerçekleştiğini şimdiye kadar hiç görmemişsinizdir. Sizin şimdiye kadar gördükleriniz, insanların bedenlerinin ölümüydü, ama bir de ölüm sırasında ruhun yaşadıkları vardır. İnsan, kendi ölümü dışında, ölümün bu yüzüne kesinlikle şahit olamaz. Evet, insanlar sadece bedenin ölümünü görürler. Bir kişi öldüğü anda, hasta yatağında huzur içinde can vermiş gibi görünebilir veya bir savaşta kurşunlanarak yahut trafik kazasında can çekişerek ölmüş gibi de görünebilir. Ancak ruhunun ölümü, daha doğrusu ruhun ölüm sırasında yaşadıkları, dışarıdan görünenden çok farklıdır.

Ölen eğer mümin bir kişiyse onun ruhu yumuşakça çekilip alınır ve iki melekle birlikte sonsuz güzel hayatına başlamakla müjdelenir. Bu kişi ne korkar, ne de üzüntüye kapılır. O artık sonsuza kadar mutluluk ve huzur içinde yaşayacak olmanın tarif edilemez neşesini yaşar. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin. (Nahl Suresi, 32)

Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: "İşte bu sizin gününüzdür, size va'dedilmişti" diye melekler onları karşılayacaklardır. (Enbiya Suresi, 103)

Dünya hayatını Allah'ın rızasına göre yaşamamış biri içinse bedeni nasıl ölürse ölsün, ruhunun yaşadıkları azap dolu yaşamının bir başlangıcı niteliğinde olacaktır. Allah bu insanlara karşılaşacakları zorlu günü şöyle hatırlatmaktadır:

Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? (Muhammed Suresi, 27)

İşte bu sebeplerle ölüm anını bir insanın zihninde canlandırması, yüzde yüz samimi ve vicdanlı davranmasına neden olacaktır.

Kesinlikle yaşayacağınız bu büyük olayı dikkatli düşünün: Mesela araba kullanırken veya her zaman yaptığınız işlerden birini yaparken, bir anda karşınızdaki görüntü değişecek ve iki ölüm meleği ile karşılaşacaksınız. Ölüm melekleri dünya hayatında Allah'ın rızasına göre yaşamamış, ölümü ve ahireti unutmuş kişilere çok korkunç bir yüzle görünebilirler. Kuran'da anlatıldığına göre ellerini canını almaya geldikleri kişiye doğru uzatıp onu kendilerine çekerek alçaltıcı, sonsuz ve geri dönüşü olmayan bir azabı bildirirler. Bu esnada, yukarıdaki ayette bildirildiği gibi insanın yüzüne ve sırtına vurarak canını alırlar. Ruhun bedenden sökülmesi büyük bir acıya neden olur. Ve o anda kişi neler olacağını anlar. Kıyamet suresinde bu an şöyle tarif edilmektedir:

O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir. Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır. Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, "Son müdahaleyi yapacak kim?" denir. Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır. (Ölüm korkusundan) Ayaklar birbirine dolaştığında; O gün sevk, yalnızca Rabbinedir. Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı. Ancak o, yalanlamış ve yüz çevirmişti. (Kıyamet Suresi, 24-32)


Ölüm anını siz de mutlaka yaşayacaksınız. Ölüm anınızın şu an olduğunu düşünün. Sizin için neler önem kazanır, nelerin hiçbir anlamı kalmazdı? Neleri yapmış olmaktan veya yapmamış olmaktan dolayı pişmanlık duyardınız? Kimlerin sözünü dinlemiş olmayı dilerdiniz? Ya da kiminle hiç tanışmamış olmayı isterdiniz? Örneğin işinizle ilgili detaylar sizi ne kadar ilgilendirirdi? Veya bir davete giderken giyeceğiniz kıyafetin, insanların sizin şıklığınızla ya da güzelliğinizle ilgili düşüncelerinin ahiret gerçeği yanında ne önemi kalabilirdi?

Şu anda cehennemin kenarında olsanız ve oradaki zebanilerin cehennem ehline yaptıkları dayanılmaz işkenceleri gözünüzle görseniz, cayır cayır yanan ateşin uğultusunu, cehennem ehlinin çığlıklarını, kemiklerini çatırdatan inlemelerini, kahırla nefes alıp vermelerini, bir kez daha dünyaya geri dönmek isteyen pişmanlık dolu yalvarışlarını duysanız ve sonra tekrar dünyadaki yaşamınıza geri döndürülseniz acaba hayatınızda neler değişirdi?

Hiç kuşku yok ki içinizi tarifsiz bir korku kaplar, bambaşka bir insan olurdunuz. Hayatınızı bütünüyle farklı düzenlerdiniz. Etrafınızdaki insanların bu gerçeği göz ardı ettikleri için büyük bir gaflet içinde olduğunu düşünür, olanca gücünüzle ahiret için çabalardınız. Allah'a karşı günah olabilecek herşeyden şiddetle sakınır, toplayabildiğiniz kadar ecir toplamaya çalışırdınız. Ahiret hayatınızı riske sokabilecek en ufak bir söz ya da davranış korkudan içinizi titretir, hemen Allah'a yalvara yalvara, ürpertiyle dua eder, bağışlanma dilerdiniz. Gördükleriniz, duyduklarınız bir an olsun aklınızdan çıkmazdı, kendi sonunuz için aynı ihtimali düşünmekten Allah'a sığınırdınız.

Allah'ın sevgisini kazanmak, O'nun azabından kurtulmak için malınızı, canınızı, tüm enerjinizi kullanırdınız. Üstelik bunların hepsinde ölene dek sabırlı ve kararlı olur, karşınıza bir zorluk çıksa bile bu size zorluk gibi görünmezdi. Kimse sizi yolunuzdan çeviremez, Allah'ın rızasından taviz verdiremezdi. Her şart ve koşulda, her durumda ahiretiniz için yapabileceğinizin en fazlasını yapardınız. İnsanların, toplumların ne yaptıkları, nasıl bir hayat tarzını benimsedikleri, hangi ideolojilerin peşinden koştukları sizi hiç mi hiç ilgilendirmezdi. Her halinizle ve her tavrınızla sadece Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışırdınız. Allah'ın emir ve yasakları konusunda son derece titiz olduğunuz gibi insanlara da bunu anlatır, her gördüğünüz kimseyi bu gerçekle uyarırdınız. En büyük hedefiniz, hayatınızın tek amacı Allah'ın dostluğunu kazanmak olurdu ve kendinizi tamamen O'na teslim ederdiniz. "... taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır..." (Bakara Suresi, 74) ayetindeki benzetmeyle vurgulanan korkunun şiddeti sizin de üzerinizde tecelli ederdi.


Peki şu an cehennemi görmemiş olmanız mı sizi gereği gibi korkup sakınmaktan ve buna göre yaşamaktan alıkoyan? Oysa Allah cehennemin varlığını pek çok ayetinde haber vermekte, cehennemi insanlara tüm detaylarıyla tanıtıp, ondan sakındırmaktadır. Kaldı ki vakti geldiğinde cehennemi görmeyen insan kalmayacaktır. Allah bunu kesin olarak haber vermiştir. Ancak ondan yalnızca Allah'tan korkup sakınanlar kurtarılacak, diğerleri diz üstü çökmüş bir biçimde bırakılacaktır:

Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz." (Meryem Suresi, 71-72)

Ama unutmayın ki orada diz üstü çökmüş olarak kaldıktan sonra cehennemi görmenin insana bir faydası olmaz. Çünkü orası artık geri dönüşü olmayan bir yerdir…

http://www.harunyahya.org/

BU SİTE HARUN YAHYA ESERLERINDEN FAYDALANILARAK HAZIRLANMISTIR

9/3/2007

Rüya Dünya ve Ahiret

RÜYA DÜNYA AHİRET

Düşünen bir insan için rüyada önemli hikmetler vardır. Böyle bir insan uyurken gördüğü rüyaların ne kadar "gerçek gibi" olduğunu, hatta uyandığı andan pek bir farkı olmadığını düşünür. Örneğin gece bedeni yatağında yatıyor olmasına rağmen, rüyasında iş gezilerine çıkmış, insanlarla tanışmış, müzik dinleyerek yemek yemiştir. Hatta yemeğin tadını almış, müzikte dans etmiş, olan olaylardan dolayı heyecanlanmış, sevinip üzülmüş, korku duymuş, yorgunluk hissetmiş, hatta o güne kadar hiç kullanmadığı ve nasıl kullanıldığını dahi bilmediği bir aleti kullanmış olabilir.

Bedeni bir yatakta sabit durmasına ve gözleri kapalı olmasına rağmen, sürekli bulunduğu mekandan farklı görüntüler görmüştür. Demek ki gören gözleri değildir. Yattığı oda bomboş olmasına rağmen, sesler duymuştur. Demek ki duyan kulakları değildir. Herşey beyninin içinde gerçekleşmiştir. Ancak sanki her görüntünün aslı varmış gibi, herşey çok gerçekçidir. Peki, dışarıda hiçbirinin aslı olmamasına rağmen, bu kadar gerçekçi görüntüleri insanın beyninde oluşturan nedir? İnsan uyurken bunları bilinçli olarak ve isteyerek aklında kurgulayamaz. Beynin ise kendi kendine böyle görüntüler oluşturması imkansızdır. Beyin, protein moleküllerinden oluşmuş bir et yığınıdır. Böyle bir maddenin kendiliğinden görüntü oluşturduğunu, hatta o güne kadar hiç görülmeyen insan yüzlerini, mekanları, sesleri oluşturduğunu iddia etmek son derece mantıksız olur.
Öyle ise uyurken rüyadaki görüntüleri gösteren kimdir? Bunları düşünen insan açık gerçeği bir kez daha görür: İnsanları uyutan, uyku sırasında ruhlarını çekip alan, uyandıktan sonra geri veren ve uykuda rüyaları gösteren Allah'tır.

Rüyaları Allah'ın gösterdiğini bilen insan, rüyanın hikmetlerini ve yaratılış amacını da düşünür. Rüya esnasında, aynı uyanıkken olduğu gibi yaşadığı olaylardan ve kişilerden emindir. Hepsinin gerçekten var olduğunu, rüyasında gördüğü yaşantının kesintisiz ve devamlı olduğunu zanneder. Hatta biri yanına gelerek "şu anda rüyadasın, uyan" dese ona inanmaz. Bunları fark eden insan ise şöyle düşünür: "Bu dünya hayatının da geçici ve rüya benzeri bir yaşantı olmadığını kim söyleyebilir? Aynı rüyadan uyanır gibi bir gün bu dünya hayatından da uyanacak ve bambaşka görüntüleri, örneğin ahiret görüntülerini göreceğim…"


Rüyanızda çok güzel bir ilkbahar gününde bir ırmak kenarında oturduğunuzu düşünün. Bulunduğunuz ortamda rüzgarın hafif esintisinden kaynaklanan ferahlatıcı bir serinlik, akan suyun hoşa giden sesi, birbirinden gözalıcı çiçekler olduğunu hayal edin. Bir yandan bu güzellikleri izlediğinizi, bir yandan da sevdiğiniz bir arkadaşınızla sohbet ettiğinizi düşünün; havadaki temiz çiçek kokularını kokladığınızı, kuşların güzel cıvıltılarını duyduğunuzu farz edin. Tam bu duyguları hissederken uyandığınızı ve gerçekte yalnızca yatağınızda yatmakta olduğunuzu düşünün. Böyle bir durumda gerçek sandığınız herşeyin, aslında yalnızca bir rüya, beyninizde oluşan bir hayalden ibaret olduğunu ve bir anda kaybolup gittiğini fark edersiniz.

Şimdi bir de, aynı şeyleri uyandıktan sonra gerçekleştirdiğinizi düşünelim. Gerçekten çok iç açıcı bir ırmak kenarında, sevdiğiniz bir arkadaşınızla, çeşitli güzellikleri seyrederek sohbet ettiğinizi varsayalım.

Bu iki olayı da yaşadıktan sonra size "Bunlardan hangisini tercih edersiniz?" diye sorulsa, elbette "Uyandıktan sonra yaptıklarımı" şeklinde cevap verirsiniz. Bunun sebebi, rüyada yapılanların rüyada kalması, insana gerçek hayatında hiçbir şey kazandırmamasıdır.
Hiç kimse rüyasında kaybettikleri için ciddi anlamda üzülmez; çünkü bunların asıl hayatını etkilemediğini bilir. İnsan rüyasında, yaptıklarından ne kadar çok haz duysa da, ne kadar çok eğlense de, bu ona hiçbir zaman, gerçek hayatta uyanıkken yaptıkları kadar zevk vermez.

Rüyanın gerçek ile kıyaslanması gibi, dünya hayatı da ahiret hayatı ile kıyaslandığında çok kısa ve geçicidir. Uykudan uyandığınızda rüyanızdaki hayali dünyadan çıkıp gerçek yaşantınıza dönmeniz gibi, çok gerçekçi gibi görünen bu dünya hayatı da kısa bir süre içinde sona erecek ve asıl sonsuz hayatınızı yaşayacağınız ahiret hayatı başlayacaktır. Ahirette insanların dünyada çok kısa süre kaldıklarını anladıkları Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz," (Müminun Suresi, 112-114)

Allah bir başka ayette de, yağmurla birlikte filizlenip sonra kuruyup çer-çöp olan bir ekin örneği gibi, dünya hayatının da "aldanışolan bir meta olduğunu" ve bir gün mutlaka sona ereceğini bildirerek insanları uyarmıştır:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanışolan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

O halde Kuran'da haber verilen bu gerçeği bilerek, dünya hayatının geçici nimetlerini elde etmek için hırsa kapılmak, bunların sıkıntısını yaşamak büyük bir yanılgı olur.
İman edenler, dünya nimetlerinin Allah'ın kendilerine bir lütfu olduğunu ve tüm bunları Allah'ın rızasını kazanabilmek için birer araç olarak kullanmaları gerektiğini bilirler. Allah, bu ihlaslı tavırlarına karşılık, iman edenlerin yaptıkları her işi bereketli kılar ve onları ahiret hayatında sonsuz cennetiyle ödüllendirir.

Dünyanın bu sahte yüzünü göremeyip onunla yetinenler ise ahirete yönelik bir çaba sarf etmezler. Yaşadıkları dünyayı gerçek zannetmeleri dolayısıyla bütün planlarını bu geçici hayatları için yaparlar. Allah çeşitli hikmetler doğrultusunda onları dünyada kimi zaman nimetlendirse de, asıl hayatlarını yaşayacakları ahirette onları büyük bir kayıp beklemektedir. Allah bu insanların dünya hayatındaki ve ahiretteki durumlarını Kuran'da şöyle bildirmiştir:

Kim ahiret ekinini isterse, Biz ona kendi ekininde artırmalar yaparız. Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi yoktur. (Şura Suresi, 20)

Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmişgibi) uzun geldi. Fakat şimdi, Bizim gerçekten yere gelip onu etrafından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde, üstün gelenler onlar mı? (Enbiya Suresi, 44)

... De ki: "İnkarınla biraz (dünya zevklerinden) yararlan; çünkü sen, ateşin halkındansın." (Zümer Suresi, 8)

Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir. (Hicr Suresi, 3)

İnsanların ahirette böyle bir durumla karşılaşmamak için, Kuran'daki bu hatırlatmalar doğrultusunda düşünüp öğüt almaları gerekmektedir.

http://www.harunyahya.org/

BU SİTE HARUN YAHYA ESERLERİNDEN FAYDALANILARAK HAZIRLANMIŞTIR

8/3/2007

Sabır

SABIR


Hayatını İslam'ın uygun gördüğü şekilde düzenlemek ve bu yaşam tarzına uygun olmayan davranışlardan kendini uzak tutmak, müminin yaşamı süresince gerçekleştireceği bir ibadettir. Bu konuda kararlı olmak, taviz vermemek ve zamanın yıpratıcı etkisinden korunmak, sabır göstermektir.

Bu yüzden sabır ve tahammül farklı kavramlardır. Tahammül, bir sıkıntı ve acıya karşı bu durumdan memnun olmadan direnmektir. Oysa müminin sahip olduğu sabır farklıdır: Sabreden mümin, başına gelen sıkıntılardan dolayı bir acı duymaz, aksine Allah'a olan yakınlığı daha da artar ve dolayısıyla neşesi, heyecanı ve şevki daha da yükselir. Kuran'ın pek çok ayetinde sabır emredilmektedir:

Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler. (Rum Suresi, 60)

Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah'tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz. (Al-i İmran Suresi, 200)

Sabret; senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme. (Nahl Suresi, 127)

Allah, müminlerin sabır yoluyla deneneceklerini de bildirmektedir:

Andolsun, biz sizden mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız). (Muhammed Suresi, 31)

Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i İmran Suresi, 186)

Sabır, inkarcılara karşı kazanılacak olan başarının da anahtarıdır. Sabredildiğinde Allah müminlerin gücünü artırır:

... Sizden yüz sabırlı bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın izniyle iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 66)

Allah'a ve Resulü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)

Sabır, Allah'ın rızasını ve cennetini kazanabilmek için gösterilecek en önemli vasıflardan biridir. Kuran'da müminlerin tarifi yapılırken, "onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir" denmektedir. (Nahl Suresi, 42) Konunun önemi başka ayetlerde de vurgulanır:

...Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. (Nahl Suresi, 96)

İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. (Furkan Suresi, 75)

Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. (Beled Suresi, 17)

Müminler dualarında da Allah'tan sabır talep ederler:

..."Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 250)


http://www.harunyahya.org/

BU SİTE HARUN YAHYA ESERLERYNDEN FAYDALANILARAK HAZIRLANMIŞTIR

7/3/2007

Bağışlanma ve Tevbe

BAĞIŞLANMA VE TEVBE


Bazı insanlar vardır ki, hatasız olmak peşindedirler. Kendilerini ellerinden geldiğince kusursuz bir insan gibi göstermeye ve görmeye çalışırlar. Çünkü hata yaptıklarını kabul ettiklerinde küçük düşeceklerinden korkmaktadırlar. Onlara göre ideal insan, kendisine hiçbir hatayı yakıştırmayan insandır.

Oysa sözünü ettiğimiz bu "hatasızlık" arayışı, bir batıl inançtan başka bir şey değildir. Nitekim Kuran'da bizlere böyle bir mümin modeli örnek gösterilmez. Böyle bir modelin yaşanması mümkün de değildir. Çünkü insan, Allah karşısındaki acizliğinin bir sonucu olarak, hayatı boyunca birçok hata yapabilir, günah işleyebilir. Elbette ki bunlardan kaçınmalı, Allah'ın dinini uygulama konusunda hata işlememeye ve günaha girmemeye gayret göstermelidir. Ancak, Allah'ın aciz bir kulu olduğu için, hatadan tamamen kurtulmayı da başaramaz.

Bu nedenle, aşağıdaki ayette, yeryüzündeki her insanın Allah'a karşı hata ve günah işleyebileceği şöyle haber verilir:

Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayıverecek olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah kendi kullarını görendir. (Fatır Suresi, 45)

Bu ilahi hüküm gereği, Allah insanların hataları veya günahları olabileceğini ancak bunda direnmemelerini Kuran'da bildirmiştir. Müminden beklenen, işlediği tüm hata ve günahlar için sürekli Allah'tan bağışlanma dilemesidir.

İnkar edenler ile müminleri birbirlerinden ayıran en önemli vasıflardan biri de işte budur. İnkarcılar kendilerini hatasız ve günahsız saymaya çalışırlar. Oysa müminlerin böyle bir iddiası yoktur. Elbette Allah'a karşı hiçbir günah işlemek istemezler. Ancak insan yaratılışı gereği, kimi zaman geçici olarak nefsine uyup günaha girebilir. Allah'ın hükümlerini uygulamada gevşeklik göstermek gibi bir gaflete düşebilir. Ama sonuçta tüm bunlardan pişman olup Allah'a yönelmesi ve O'ndan bağışlanma dilemesi önemlidir.

Kuran'a baktığımızda Allah'tan bağışlanma dilemenin doğal ve daimi bir mümin vasfı olduğunu görürüz. Bu durum da yine bizlere müminlerin hiçbir zaman kendilerini günahtan müstağni görmediklerini, aksine kusur ve eksikleri için sürekli Allah'ın rahmetine sığındıklarını göstermektedir.
Bir ayette, tevbe etmek, müminin en önde gelen vasıflarından biri olarak sayılmaktadır:

Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) müminleri müjdele. (Tevbe Suresi, 112)

Bu noktada tevbe ile bağışlanma kavramları arasındaki farka da dikkat etmek gerekir.

Kuran'da Allah'ın bizlere gösterdiği, Allah'tan bağışlanma dilemenin, bir müminin sürekli yaptığı bir ibadet oluşudur. İnsan, bilerek ya da bilmeyerek yaptığı tüm günahlar için Allah'tan sabah akşam bağışlanma dileyebilir. Dahası, ayetlere göre, kendi adına bağışlanma isteyebileceği gibi diğer müminler adına da bağışlanma isteyebilir. Bağışlanma dileme anlamına gelen "istiğfar" kelimesinin Arapça'daki tam açılımı, "Allah'ın Gafur sıfatını istemek"tir. Gafur sıfatı, "gafere" fiilinden türemiştir ki, bu fiilin Türkçe'deki karşılıkları "kökünden gizlemek, örtmek, korumak, düzeltmek ya da bir şeyi zarflamak"tır.

Dolasıyla, Allah'tan bağışlanma dilemek, yani istiğfar etmek, bir insanın Allah'a kendi günahlarının örtülmesi için yalvarması, bu amaçla onun sonsuz şefkat ve rahmetine sığınması anlamına gelir. Nitekim Kuran'da müminlerin Allah'a "Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür" diye yalvardıkları bildirilir. (Ali İmran Suresi, 193) Buna karşılık Allah, şu hükmü verir:

... Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah'a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır. (Maide Suresi, 12)


Başta da belirttiğimiz gibi bağışlanma, insanın farkında olduğu ya da olmadığı tüm günahları için ve diğer müminler adına da yapılabilir. Tevbeyi bağışlanmadan ayıran en önemli fark ise şudur: İstiğfar, bağışlanmak maksadıyla genel bir dua mahiyeti taşırken, tevbede, işlenen belirli bir günaha karşı alınan fiili bir önlem, somut bir tutum sözkonusudur. Tevbe, insanın kendi işlediği belirli bir günah için Allah'ın rahmetine sığınması ve bir daha o günahı işlememek için Allah'a söz verip O'ndan bunun için yardım dilemesidir. Kelimenin tam anlamı "dönmek"tir. Dolayısıyla tevbe, kesin bir kararlılıkla bir günahtan dönmeyi, ondan pişmanlık duyup vazgeçmeyi ifade eder.

Tevbedeki niyet, bir daha aynı günahı işlememek olmalıdır. Nitekim Allah "ey iman edenler, Allah'a kesin (nasuh) bir tevbe ile tevbe edin. Olabilir ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere sokar..." diye emreder. (Tahrim Suresi, 8) Ayette tevbeyi tanımlamak için kullanılan "nasuh" terimi, neshedici, yani ortadan kaldırıcı, unutturucu anlamına gelmektedir. Dolayısıyla nasuh bir tevbenin, bir daha o günahı asla işlememek niyetiyle yapılması gerekir. Ancak bu durum kuşkusuz insanın bir günah için yalnızca bir kez tevbe edeceği anlamına gelmez. İnsan bir günah için tevbe edebilir, sonra yine gaflete kapılıp yine aynı günahı işleyebilir. Bu kişi belki defalarca yaptığı tevbeyi bozmuş ve aynı günaha dönmüş olabilir. Ama yine de Allah ona olan rahmetini devam ettirir. Bu rahmetten dolayıdır ki insan, defalarca tevbesini bozmuş da olsa, son kez gerçekten nasuh bir tevbe edip yine O'na sığınabilir. Bir ayette, Allah'ın bu sonsuz merhamet ve bağışlayıcılığı insanlara şöyle duyurulur:

De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. (Zümer Suresi, 53-54)

Ancak yukarıdaki ayetten de anlaşıldığı gibi, Allah'ın kabul etmeyeceği bir tevbe vardır: Ölüm anı gelip çattığında, artık ölüm meleklerini görecek noktaya gelmiş bir kişinin samimiyetsiz bir biçimde yaptığı yakarış. Bir ayette bu konu şöyle açıklanır:

Allah'ın üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 17-18)

Kuran'da, Allah'ın kabul etmeyeceğini bildirdiği bu "son an tevbesi"nin bir örneği de verilir. Hz. Musa ve yanındaki müminleri öldürmek için onların peşinden giden Firavun, denizde boğulmak üzere olduğu bir sırada tevbe etmek ister. Kuran'a göre "sular onu boğacak düzeye erişince 'İsrailoğullarının kendisine inandığından başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım" der. (Yunus Suresi, 90) Ancak ona verilen cevap şöyledir:

"Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın." (Yunus Suresi, 91)


Madem tevbe bu denli büyük bir ibadettir ve insanın ebedi kurtuluşu için bu denli büyük bir önem taşımaktadır, insanın bu kapıyı sonuna dek açması gerekir. İnsan büyük günahlar işlemiş, büyük isyankarlıklar yapmış, Allah'a ve dine aykırı bir hayat geçirmiş olabilir. Ancak Allah o denli geniş bir rahmet sahibidir ki, kişi tek bir samimi tevbeyle ahiretini kurtarabilir. Bir ayette, Allah'ın tevbe yoluyla insanlara yaydığı büyük şefkati şöyle duyurulur:

Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Enam Suresi, 54)

Bilinmelidir ki, Allah en ağır günahları işleyen, Allah'a ve elçisine karşı savaş açmış olan kafir ve münafıkları bile, eğer gerçek bir tevbe ile O'na yönelirlerse, bağışlayacağını haber vermektedir:

Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edenler, ıslah edenler,   Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar müminlerle beraberdirler. Allah müminlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 145-146)

Gerçekten, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için Kitapta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar; işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de (bütün) lanet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince); artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim. (Bakara Suresi, 159-160)

Bu hükümler, tevbenin Allah'ın kulları için açtığı büyük bir kurtuluş kapısı olduğunu ve her insanın işlediği herhangi bir günahtan dolayı ümitsizliğe kapılmadan O'na yönelmesi gerektiğini gösterir. Ancak bu durumun yanlış yorumlanması ve samimiyetsiz bir mantıkla kullanılması ise insanı büyük bir felakete götürebilir. Bu mantık, dini gayet iyi bildikleri halde, "nasıl olsa sonra tevbe ederim" gibi bir hesapla, bile bile günah işleyenlerin mantığıdır. Allah, bu tür bir samimiyetsizliğe asla rıza göstermez. Bunu yapan kimseler, "imanlarından sonra inkar edenler, sonra inkarlarını artıranlar" sınıfına dahil olurlar. Bunun sonucunda da cehalet ya da iradesizliği nedeniyle günah işleyen insanların tevbesi kabul olunurken, bile bile günah işleyen ve tevbeyi de günah işleme özgürlüğünü sağlayan bir araç sayan bu samimiyetsiz insanların tevbesi kabul edilmez. Kuran'da, bu gerçek şöyle bildirilir:

Doğrusu, imanlarından sonra inkâr edenler, sonra inkârlarını arttıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların ta kendileridir. (Al-i İmran Suresi, 90)

Buradaki ince ayrıma dikkat etmek gerekir: Bir insan, bilgisizliğinden, nefsine olan düşkünlüğünden, gafletinden dolayı günah işler ancak sonra yaptıklarının farkına varıp tevbe ederse, bu insan samimi bir insan olabilir. Ve Allah'ın da kendisini bağışlamasını umabilir. Ancak, dini çok iyi bilen ve günah işlerken de "nasıl olsa sonra tevbe ederim" gibi ters bir mantık kuran kimseler, açıkça sahtekardırlar. Bu yüzden bunların yaptıkları tevbenin samimi olması mümkün değildir. Samimi olmadığı için de Allah tarafından kabul edilmez. (En doğrusunu Allah bilir)

Şu nokta son derece önemlidir: Unutulmamalıdır ki, gerek istiğfar gerekse tevbe son derece samimi, içten ve pişmanlık duygusu içinde yapılmalıdır. Kuran'ın "Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin..." emrini verirken kast ettiği içli ruh hali, tevbe ve istiğfar için de geçerlidir. (Araf Suresi, 55) Özellikle büyük günahlar için yapılacak olan tevbelerin, pişmanlığın verdiği derin bir ruh hali içinde olması gerekir. Kuran'da, Allah yolunda savaşa çıkmaktan geri kalmak gibi büyük bir suç işlemiş olan üç müslümanın ettikleri bu tür bir tevbeyi şöyle anlatılmaktadır:

Andolsun Allah, Peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarın üzerine tevbe ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kalbi nerdeyse kaymak üzereyken- ona güçlük saatinde tabi oldular. Sonra onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir.

(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 117-118)


Allah'tan bağışlanma dilemek ve günahlar dolayısıyla O'na tevbe etmek, kulluğun en saf ve katıksız ifadelerinden biridir. Mümin, günah işlediğini işlemekten müstağni olmadığını bilecek, ancak her türlü kusuruna karşı O'nun şefkatine sığınacaktır. Tevbe ettikten sonra bir günah için vicdan azabı ve sıkıntı çekmeye, bu nedenle hüzünlenmeye de gerek yoktur. İnsan, peygamberlerin de hata işlediklerini, ancak bunlara karşı samimi bir biçimde tevbe ettikten sonra yollarına devam ettiklerini bilmeli ve Allah'ın bağışlayıcılığına güvenmelidir. Kuran'da, istiğfar ve tevbenin ne büyük bir kurtuluş olduğu şöyle ifade edilir:

Eğer Allah'ın sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı ve Allah gerçekten tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (ne yapardınız)? (Nur Suresi, 10)

http://www.harunyahya.org/

BU SİTE HARUN YAHYA ESERLERİNDEN FAYDALANILARAK HAZIRLANMIŞTIR